DİĞER HABERLER

Episode 2

"Daha önce girseymişim ya şu açılması saatler süren arkadaşlık sitesine. En azından sana daha erken yazmaya başlardım.* Gülay Haktankaçmaz'ın yeni yazısı...
 
   
 
 
     
Merhaba,

Bütün bir gece ve sabah saatlerini, en azından kahvaltı edene kadar sıkıntı içinde geçirmiş, çalmayan ev ve cep telefonumu karşıma almış, çalmalarını beklerken boşu boşuna kendi kendimi üzmüş, canımı sıkmışım. Daha önce girseymişim ya şu açılması saatler süren arkadaşlık sitesine. En azından sana daha erken yazmaya başlardım. Site o kadar çok meşgul etti ki beni ancak gecenin bu “derin” saatinde yazabiliyorum. Neyse sitede bir haylice eğlendim. İşte eğlence dakikalarımdan sana aktaracaklarım...

28 Haziran 2005, saat 01:15. John’dan bir mesaj: “Hayatın anlamını çözemeden katıksız yazılabilecek tek kelimeyle posta kutunu meşgul etmeme izin ver...”

“Sanırım, siteye üye olurken kendimi karşı tarafa tanıtmak için, hayatın anlamını ve gerçekte neden yaşadığımızı sorgulayan bir yazı döktürmüşüm” diye düşündüm hafif tebessüm ederek. Ki John, böyle bir mesaj atma gereği duymuş kendinde. Acaba bu çocuğa posta kutumu meşgul etmesi için izin vermeli miydim? Bazen kendime şaşıyorum. Amacım ne ki? Yani bu tarz sitelere girip, farklı farklı rumuzlarla, etkileyici tanıtım yazılarıyla yakışıklı bir yatak arkadaşı aramıyor muydum kendime? Evet. O halde neden hâlâ “yok şuna yanıt vereyim mi, yok buna vermesem mi” gibi garip düşüncelere dalıyordum? Hem John’dan başka ilginç mesaj gönderen de olmamıştı. Ha, bir de King Arthur rumuzlu biri vardı mesaj kutumda.

2 Temmuz 2005, saat 13:45. King Arthur’dan bir mesaj: “Merhaba, nasılsın? Sence anlamın tanımı nedir? Önce buradan başla.”

“Biri hayatın anlamını çözememiş... Diğeri, anlamın tanımını sormuş. Sanırım tercihim King Arthur’dan yana olacak. Ama ya John daha yakışıklıysa? Her ikisinin de resmi yok. Ne diye yerleştirmezler ki resimlerini? Alt tarafı, bilgisayarlarına resimlerini kopyalayacaklar. Daha sonra da siteyi açıp bu resimleri indirecekler... ” diye kafa patlattım dakikalarca.

Sonra düşündüm. Uzun uzun... Sahi, anlamın anlamı neydi? Aranılan, anlaşılmaya çalışılan, tam olarak ne anlattığını anlatabilen içerik... Bir şeyin olduğu şey... Ve çoğu kez, aslında çoğu kez değil her zaman, herkese göre farklı tanımlandırılan bir olgudur anlam. Düşünüyorum da... Bir TV programı... Bayılıyorum sunucusuna, filinta gibi çocuk, konularını da konuklarını da gündemi takip ederek seçiyor, oturmasını, kalkmasını, konuşmasını biliyor. Harika yani bana göre. Şimdi bana göre sunucusu ve konuları, konukları, hatta ve hatta yapımcısı harika olan bu program bir başkası için iğrenç olabilir. İşte anlam değişti! Kime, neye göre değişti?

Peki, ama neden ihtiyaç duysak da duymasak da her şeyin anlamını arıyoruz? Ve anlaşılamadığımızdan yakınıyoruz? Kendimize mi yetemiyoruz yoksa diğerlerine yetemediğimizi mi düşünüyoruz? Ve neden diğerlerine, özellikle de erkeklere yetme dürtüsüyle doluyuz biz kadınlar?

Güç bela bir sevgili buluruz kendimize. İlk başlarda “ağır abla”yı oynarız. Öyle her zaman telefonla aramayız. “İlişkimiz tükenir hayatım” diyerek kısa yoldan “Seninle her gün görüşme taraftarı değilim” deriz. Aradan bir ay ya geçer ya geçmez, bu kez sinir buhranları geçirmeye başlarız. Evde, işte, otobüste, restoranda alırız cep telefonlarımızı karşımıza bekleriz. Bekleriz, bekleriz, bekleriz.... Bu bekleme süreleri sıklıkla uzayıp gider. Arayan soran olmaz. Sonra gecenin bir vakti tam da uykuya dalmak üzereyken zırıl zırıl çalan telefonun sesine uyanırız. Eğer çalan cep telefonumuzsa ve telefonun ekranında sevgilimizin numarası yanıp sönüyorsa sevinçten deliririz. Sonra manasızca, telefonu çalarken izleriz. Maksat, karşı tarafı açılmayan telefon karşısında meraka düşürmek. “Yoksa bir başka herifin koynunda zevkten inliyor da duymuyor mu?” düşüncesine salıvermek... Dördüncü ya da beşinci çalıştan sonra açarız telefonu.

“Uyandırdım mı aşkım?” gibi abuk bir soru cümlesine, sabuk bir yanıt veririz: “Yooo, ne uyuması? Hem de bu saatte?” Oysa saat gece yarısını çoktan geçmiştir ve bok gibi uykumuz vardır.

“Yok yok senin uykun vardır, iyisi mi ben kapatayım!”, “Hayır dur kapatma konuşalım işte”, “Yok ben kıyamam sana. Hadi iyi geceler”... Ve telefon kapanır “çat” diye yüzümüze. “Bu neydi ya şimdi” demeye fırsatımız bile olmaz. Bütün gün lanet olası telefonun çalmasını bekle, telefon gecenin bir yarısı çalsın, sevgilinle “telefonu kapatacağım”, “yok hayır kapatmayacaksın” polemiğine gir. Sonra telefon yüzüne kapansın. Biz kadınlara göre hayatın anlamı sevgililerimizden aramalarını bekleyip, aradıklarında da iki saniye seslerini duyabilme şerefine ulaşma anından mı ibaret yani? Kendime sorduğum şu soruya verebileceğim en güzel yanıt, “Bana göre değil” olurdu herhalde.

Hayatın anlamını anlamaya çalışmak yorucu bir iş. Tıpkı hayatın kendisi gibi. Sabahın köründe yola dökülen insancıklar, otobüslerde balık istifi gibi dizildikten sonra iğrenç bir trafiğin ortasında kendilerini bulduklarında neler düşünüyorlar? Hep merak etmişimdir. Aralarında kaç tanesi, tam da o dakikalarda hayatın anlamını sorguluyordur?

Eh, artık bunu da bir dahaki mektubumda anlatacağım.

Sevgimle,
gh.
gulay@cosmoturk.com



Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU

REKLAM
reklam@cosmoturk.com

İLETİŞİM
cosmoeditor@cosmoturk.com

TEL: (0212) 280 07 00
FAX: (0212) 244 13 32

-->
>