KÖŞE YAZILARI | EDA DAĞHAN

Kayıp Tablonun Peşinde

Dünya var olalı beri kadınların gülümseyişlerinin ardında hep esrarlı bir neden arandı. (Eda Dağhan)
 
   
 
 
     

Dünya var olalı beri kadınların gülümseyişlerinin ardında hep esrarlı bir neden arandı. Bir giz, ufacık bir ip ucu. Dudaklarının ucunda bütün ruh hallerini ele verecek minik bir kıvrım.. Bu, gündelik ilişkilerde de böyle oldu sanatta da..İfadeler çok büyütüldü, hep bir neden bir mesaj arandı. İnsanın anlam arayışı hayatı yavaşlattı..

İşte öykümüz, böyle bir gülümseyiş üzerinden sınıf atlamaya çalışan ikiz kardeşlerle ilgili:

Memleketlerinden heveslerini almış olacaklar ki; İtalya’nın Floransa şehrinde, dedelerinden kalma eski bir evde Yunus ile Deyyus adında ikiz kardeşler yaşamaktaydı. Tek ortaklıkları, aynı karından çıkmaları ile ömürlerinin 28. yılında olmaları olan bu ikizlerin, aileleri dünyadan göçüp onları yalnız bırakmadan evvel çocukluk günlerini geçirdikleri mahallelerinde, yeminli bir şahitleri bile vardı. Annesinin babasının ölüsünü öpmek üzere yeminli olan Sadık, Yunus’ un etine dolgunluğuna ve kara gözlerine inat Deyyus un çakmak gibi parlayan yeşil gözleri ve proje peşinde koşan beynine yetişebilmek için zayıflamış bedenini görenlerde “bunlar nasıl ikiz kardeş?” sorusuna şiddetle yetişir: “Abi, ben şahidim!” derdi.

Kimyaları da, görünümlerine taş çıkartan bu kardeşlere, yolda rast gelip adres tarifi isteseniz biri “kuzey” der öbürü “güney” diye atılıverir, tartışmalarda biri “ak” der beriki “kara” diye tuttururdu. Biri sevdalandı mı ateşlere atar kendini, diğeri “abartmaya mahal yok, her şey kontrol altında” der kurtulurdu. Birbirlerini tamamlayan yönleri yok muydu ? Elbette..5 senedir yaşadıkları İtalya’da, İtalyanca’ nın tüm olumlu cümlelerine Yunus, olumsuzlarına ise ikizi Deyyus hakimdi. Mizaçları bu denli farklı ikiz kardeşler, geçimlerini yasa dışı yollardan çoğunlukla da Deyyus’ un şahane fikirleriyle sağlamaktaydılar.

***

Uzunca bir vakit parasız günlerin ardından, kardeşlerin yolu Deyyus’ un fitillemesiyle,
Fransa’ ya, Louvre müzesine düşer. Gerçi Deyyus’ u fitilleyen de aşktı ya neyse.. Müze kapandıktan sonra saklandıkları yerden çıkıp etrafta turlamaya başlarlar. Gördükleri karşısında ağzı açık kalan Yunus, çoktan bir sigara yakmış olan kardeşine:

”Bunların hepsi çok paradır be Deyyus! Yakalanırsak artık n’olacağımızı çok iyi biliyorum.”

Deyyus, sigarasından aldığı nefesi kardeşinin suratına üfler ve göz kırparak sorar:

“Ne olacakmışız?”

Yunus, sigara dumanını eliyle dağıtarak cevaplar:

“Ölecezzz!”

Deyyus, deri ceketinin omuz tozunu aldıktan sonra umursamaz bir ifade takınır:

“Uff saçmalama benim Yunusi kardeşim, alacağızzz ve çıkacağızz hepsi bu! Zaten her saniyemizi planladık biliyosun”

Sakin olmaya çalışan Yunus:

“Tamam tamam peki bizim tablo nerde?” Deyyus, sigarasını ayağıyla ezer, cin bakışlarla ortamı taradıktan sonra:

“İşte ordadır!”

Tablonun önüne geldiklerinde Deyyus, hayranlıkla:

“Louis, bunu görünce düşüp bayılacak. Artık beni sevecek.Bu benim mesleğimde bir zirve kesinlikle bir taşla iki kuş!” Kardeşinin dediklerini girdiği şokun etkisiyle işitmeyen Yunus, tabloyu gördüğünde gözlerini pörtletir, elini dizine vurarak hayıflanır:

“Vay başıma gelen! Bu ne yav? Bunun için mi kapalı kaldık? Tipe bak! Gülüyo mu ağlıyo mu belli olmayan 3. bir cinsiyet..Vahh anam vahhh!!!”

Deyyus, kardeşine okkalı bir tükürük fırlatır:

“Seni ikizlerin rezili! Ya oğlum sen fikir belirtme tamam mı? Sus ve planı uygula! Zengin olacaz diyorum. Kıymetli bu kıymetli! Hadi bakalım, hele indirelim şunu oradan. Alarmını etkisiz hale getirelim önce, sonra çatıya açılan havalandırmadan vınnn!”

Tabloya ait alarmı etkisiz hale getirip, resmi, dikkatlice bir kumaş parçasına sararlarken Yunus, resimdeki kadında daha önce fark etmediği bir şeye dikkat kesilir:

“Deyyusss..Bunun kaşları da yok! Bir bak şuna..”

“Zevzekliği bırak da ipi ver.” Yunus, tabloyu kumaşa sabitleyecek ipi çıkarır. Tablonun etrafına doladıkları ipi düğümlemeye çalışırlar fakat kısa gelir. Deyyus, kan ter içinde söylenir:

“Ben sana dememiş miydim daha uzun bir ip al diye?”

“Demiştin deee..Bu yeter gibi gelmişti..”

“Yetmedi işte?!” Yunus, olaya etraflıca baktıktan sonra:

“Evet yetmiyor.. Ne yapacağız?” Deyyus, sinirle birkaç saniye düşünür..

“Ayakkabının bağını çöz!”

“Niyee?”

“Ucuna ekleyeceğiz canım kardeşim çabuukk..”

Yunus, eğilip spor ayakkabısının bağını çözer, diğer ipin ucuna düğümleyip tabloyu sıkıca sararlar.Yunus, tabloyu kucakladığı sırada Deyyus, havalandırmanın yerini tespit etmiştir.

“Tamam, bu taraftan!”

Kardeşinden gelen komutla hızla tam ters tarafa dönen Yunus, yanda dikilen heykele çarpar. Heykel, yerinde bir iki sallanıp yere düşüp, tuzla buz olurken güvenlik alarmı çoktan çalmaya başlamıştır bile..

“Zırrrrrr... Zırrrrrrrr.. Zııııııııııııırrrrrrr....”

Yunus tepelerindeki alarmı göstererek:

“Ne zırıldıyo bu?”

“Teneffüse çıkın, ders bitti diyo”

“Essah mı?”

“Yok yahu..Çabuk olun, polisler geliyo, kaçmazsanız öleceniz diyo!..Bir bu eksikti!”

“Canım gardaşım, ilmine hayranım! Zırcada biliyon ya..helal olsun sana helal be!!..”

Havalandırmaya doğru dört nala koşmaya başladıklarından bir müddet sonra, Yunus sağ ayağında bir soğukluk hisseder. Ayağına bir göz attığında, bağcıklarını çıkardığı ayakkabısının yerinde olmadığını görür..

“Deyyuuss!! Ayakkabımmm..”

***

O akşam üzeri Baş komiser Pierre, günlük ayinini tamamlamış kafasındaki soru işaretleriyle Louvre müzesinden dönüyordu. “Ahh Mona Lisa o ne bakış?” “O ifadendeki anlama ulaşabilmek hangi usta tespitçinin işi?” “Ah bir ulaşabilsem o ifadedeki anlama?” Baş komiser, onu büyüleyen kadına gün aşırı bakmadan rahat edemezdi. Eve ulaştığında, isteksizlikle anahtarı kapıya soktu, kapıyı bütün dünyanın suratına kapattıktan sonra rahatladı. Artık yalnız sayılmazdı. Mona’ nın bin bir hali evinin duvarlarını süslüyordu. Araştırmalar, tarih sırasına göre asılmış, çerçeveli gazete küpürleri.. “Mona Lisa Neden Gülümsüyor?” “Gülümseyişin Ardındaki Sır” ,“ Da Vinci’ nin Torunu Açıklıyor: Dedem, Mona’ ya Aşıktı.” “Güzel Sanatlar Akademisyenleri, Da Vinci’ nin Torununa Tepkili: Biz de Modele Yanlış Olmaz!”

Baş komiser, kendine bir içki koyduktan sonra koltuğuna yerleşti, gözü Mona Lisa’ nın muadillerinden birinin yanında asılı duran resme ilişti. Ne kadar da benziyordu. Resimdeki kadın, Pierre’ in doğumunda ölen annesiydi. O, annesinin eski bir koltuğa ilişmiş tek resminden başka hiçbir şeyine tanık olmamıştı. Annesinin ölümünden sonra onu büyüten büyükannesi bayan Marguerite: “Annen, doğurduktan sonra sana baktı ve hiçbir şey demedi. Sade, dudaklarında gülmekle ağlamak arası bir ifade vardı. İfadesiz bir ifade..” Sonra yaşlı kadın uzaklara dalar torununa döndüğünde; ses tonu acımasızlaşır, gözbebekleri kırmızılaşır, dişleri uzar, sırtı kamburlaşır tam da bu cadıya dönüşmüş haliyle, yavrucağa, hayatı boyunca kendine soracağı şu soruyu aşılardı: “Tanrı bilir, yüzündeki o ifadeyle seni doğurduğuna sevindi mi yoksa sayende ölümü tadacağına üzüldü mü?” Akabinde, torununun nefesini tutmuş soluksuz haline bakıp, omuz silkerek cevaplardı: “Bilmem, zaten kimse de bilemedi!”

40 yaşlarındaki komiserin gözleri artık pek iyi görmüyordu. Gözlüklerini takıp iki resmin yanına geldi. Her zamanki cümleyi fısıldadı: “mutlu musun? değil misin? mutlu musun? değil misin?” iyice kendinden geçmişti ki telsizden gelen cırtlak sesle, dünyaya sert bir iniş yaptı:

“Aloo Komiser, cevap verin!” ses, iz peşindeki komiseri öfkelendirdi:

“Hay elinin körü, münasebetsiz!!!” telsizi isteksizlikle eline aldı:

“Evet duyuyorum, ne var?”

“Bir hırsızlık ihbarı aldık. Louvre müzesine gidiyoruz efendim”

Komiser duraksadı, Louvre’ mu? 2 saat kadar önce oradaydı. Ceketini kapıp, müzenin yolunu tuttu.

Müzeye vardığında, ekibinden bir polis olayla ilgili bilgiyi vermek üzere komiserin yanına geldi. Çalınan tablonun Mona Lisa olduğunu öğrendiğinde boğazı düğümlendi. Resim için ayrılan boş alanın önünde kalakaldı. Heybetli duruşu bomboş bir alanın karşısında o kadar aciz görünüyordu ki.. Hayat ona nasıl bir oyun oynuyordu böyle? Önce annesi şimdi de Mona Lisa? Böyle anlar vardır. Nerede, nasıl, kiminle olduğunuzu unutturan, söylenenleri işitmediğiniz, diyecek tek lafınız olmadığı anlar..10 sn lik anlar daha fazla değil! Sizi içtenlikle kucaklayan samimi bir acı..Aslında o acının bir eli yüreğinizi tırnaklarken, diğer eli de sırtınızı yumruklayıp “Öldürmeyen şey güçlendirir, haydi devam!” diyerek hırslandırır. İkisinin varlığını aynı anda fark edemezsiniz. Fark etseniz bilirsiniz ki; o anda olduğu gibi aslında her şey, her zaman dengededir. Bu tabloyu seyre dalmak komiser için bir hobiden bir keyiften çok bir maneviyat, bir yakınlık işiydi. O kadın, annesini anımsatıyordu. Ve annesini anımsatan o kadar az şey vardı ki..

Komiserin derin düşüncelerini dağıtan soluk soluğa yanına gelen bir memuru oldu. Elinde kırmızı bir spor ayakkabı komisere uzatarak:

“Komiserim, az önce bulduk! Suçlulara ait olmalı..” Memur, elini ayakkabının içine sokarak, tabanı yoklar sonra komisere bakıp sapıkça bir ifadeyle:

“Henüz sıcak, fazla uzaklaşmış olamazlar!” Bir de böyle anlar vardır, koca yangın yerine elinde bir bardak suyla gelen insanlar..Münasebetsiz memur konuşmasını sürdürür:

“Acaba yaptıkları işten bir iz mi bırakmak istediler, ne dersiniz efendim?”

“Bu mu? Tek bir ayakkabı! Yaptıkları işi böyle mi imzaladılar? Ne bu ‘Tek Ayakkabı Çetesi’ mi?! Saçmalamayın!” Ayakkabıyı eline alarak evirip çevirir.

“Hımm..bağcıkları yok! Tabanındaki yazıya bakar ve buyurur: “43 numara, bir İtalyan markası.. Hemen bana ayakkabının üretici firmasını ve nerelere satış yaptığı araştırılsın!”

***

Komiser, o akşamdan sonra ayakkabıyı yanından hiç ayırmadı. İki sene boyunca da bağcıksız kırmızı spor ayakkabıdan başka tek bir ip ucuna rastlayamadı. Zaten ondan da layığıyla yararlandı. Az buçuk şüphe uyandıran, suçlu izlenimi verenlere zorla ayakkabıyı denettiriyor, uymadığını görene kadar haklarında diğer hiçbir bilgiyi önemsemiyordu. Meslektaşları iyice oynattığına kanaat getirmişlerdi ki o her şeyi bırakıp İtalya’ ya gitme kararı aldı. Fransa’ da da o marka ayakkabıyı satan tonlarca mağaza vardı fakat, neden oradan alınmış olmasındı? Ayakkabıyı bavuluna atıp, İtalyan polisiyle diyaloğa geçti. Kendine alıcı süsü verecek, sanat eserlerinin pazarlandığı, alıcıların satıcılara kavuşturulduğu mekanlarda kol gezecek, belki ucundan kıyısından meslek aşkını alevleyen o tabloya ulaşabilecekti..Kararını vermesiyle yola çıkması fazla uzun sürmedi. İtalya ya varıp, oteline yerleştikten sonra boynunda fuları, kafasında şapkası, cebinde delili ilgili bar ve publarda dolaşıyor, etrafa potansiyel alıcı imajı yayıyordu.

Louis, o sabah baş ağrısıyla uyandı. Karanlık lülelerini gözlerinin önünden çekti, geceliğinin askısını düzeltti.Yarı baygın, yüzünü yıkarken aynaya şöyle bir baktı. Her haliyle güzel görünüyordu. İtalya’ nın tek kadın tarihi eser-kaçakçılık simsarı olan Louis, bu işi üç senedir başarıyla götürüyordu. Üniversiteyi (güzel sanatlar) bitirir bitirmez, arkeoloji masterı yapmıştı. Hem yaratmak hem kazarak çıkartmak onu çok heyecanlandırıyordu. Akıllı ve güzel olmak erkeklerin dünyasında bu haliyle varolmak epey zordu. Bu yüzden mesleğini yaptığı sıralarda hiç ciddiye alınmadı. Oysa o güçlü olmak istiyordu. Güzel bir kadın ağzını açtığı vakit, onu o ana kadar izleyen erkekler dudak bükerek hayal kırıklığına uğrarlar. “Konuşabiliyormuş da!” gibilerinden bir şaşırma ünlemi çıkıverir ağızlarından, bir şekilde büyü bozulur. Akıllı ve alımlıysan kabul görmezsin. Rahatsız edicidir, bu kadarı da fazladır, gerek yoktur.Ya akıllı olmalısın ya alımlı durmalısın. Güzel sanat aşığı, bir süre eğitimini gördüğü işini yaptı ama pek dikiş tutturamadı. O da bu işe yasa dışı yollardan ulaşmak yolunda kullandı tercihini.

Hayatına giren erkekler açısından standartlarını yüksek tutan Louis, iki senedir onu büyüleyen değil büyülemeye çabalayan bir erkekle, vasat sayılabilecek bir iş yapsa da ‘iyi insan’ olduğunu bildiği Deyyus adlı bir Türkle beraberdi. Deyyus’ da Louis’ i tahrik eden şey, onun mutluluğu için kötülüğü bile göze alabilecek bir erkek olmasıydı. Kendisi için Fransa yolları tepip Louvre’ a uzanan, kardeşinin ahmaklıklarına rağmen o tabloyu evine ulaştıran tüm bunları onun için yapan Deyyus’ du.

Gözlerini kapatıp elini o muhteşem dokunun üzerinde gezdirip “aç” komutuyla hayranı olduğu resimle göz göze gelen Louis’ in o an gözlerinin açıldığı bir şey daha vardı: pek ciddiye almadığı ve etraflıca tanımadığı bu adam, onu gerçekten seviyordu. O ana kadar ilgisine dair tek bir ip ucu yoktu. Sevgi, söz değil eylem işiydi. Sessiz, gizlice yapılan bir anlaşma gibi. Deyyus, bir gece konuşurlarken Louis’ in “Mona Lisa’ ya dokunmak isterdim!” cümlesinden aldığı güçle yapmıştı bunu. O akşamdan sonra Louis için Deyyus’ un varlığı ‘Mona Lisa’ dan önem kazanmış, Deyyus’ a defalarca dokunmayı Mona Lisa’ ya tercih etmişti. Ortada dolanan tek bir gerçek vardı: bir şey, garip şekilde herkese “Kalk gidelim” diyor, gözünü karartıyor, “Ne var bunda, tabi ki yaparsın” diyordu.

Ne var ki; tablo sade Louis’ le Deyyus’ un arasını yapmış, ikizlerin zengin olma hayallerini desteklememişti. Kardeşler, İtalya’ ya dönüp soluğu evlerinde aldıktan hemen sonra yüklü miktarda para temin edebilecekleri alıcılar aramışlar, ancak her seferinde alıcının “Bu kadın gülüyor mu?” sorusuna Deyyus “hayır” Yunus “evet” cevabı verdiğinden, tablo iki sene boyunca ellerinde patlamıştı. Herkes tablonun varlığından sıkılmış, Deyyus, Yunus’ un geceleri her tuvalete kalkışında tabloyu gördüğünde korkup çığlığı basmasından usanmıştı.

***

Baş komiser, otelden çıktıktan sonra listesine baktı. Bu akşam sırada ‘Venetto’ barı vardı. Bara geldiğinde, iki kişilik bir masaya oturup etrafı kesmeye başladı. Piposunu çıkarıp tam da sanatsal tavırlara uygunluk gösterecekti ki paçasına sıcak tüylü bir kafanın süründüğü hissi tüylerini diken diken etti. Bu duyguyu tanıyordu. Şimdiye kadar gezindiği her barda bulunan kedi soyundan bir tane de burada vardı. Bir eliyle piposunu ağzının kenarına iliştirdikten sonra diğer eliyle de etrafa gülücükler saçarak okşanmaktan başının üzeri yassılaşmış, tek kulağı düşmüş beyaz kediyi sevdi. Kedi, ön ayaklarının üzerinde gerindikten sonra komiserin ayağının dibine konuçlandı. O esnada olaya seyirci garson, komisere yaklaşarak sordu:

“Rahatsız etmiyor ya efendim?” Pierre, halinden memnun bir tavırla:

“Oo.. Ne demek..Dilerim ben ona rahatsızlık vermiyorum?!” cümlesini bitirdikten sonra, abarttığını fark edip kendine küfretti. Koskoca Pierre Martinez ne hallere düşmüştü. Garson, masumca kediyi işaret etti:

“Şu hale bakar mısınız efendim? Nasıl bir sıfatı hak eder böyle bir görünüş?” Komiser aslında kediye ‘yassı baş’ mı dese yoksa ‘kırık kulak’ mı karar veremiyordu. Fakat çizdiği entellektüel kişilik tablosunu zedelememek için : “Sanırımm..Evet sanırım tek bir kelime: muhteşem!” dedi. Garson içtenlikle gülümsedi. “Tespitinizde çok haklısınız efendim, keyfinizi pekiştirmek için ne arzu edersiniz?” Sanatsal yerlerin servis elemanları da bir hoş konuşuyordu. Keyif pekiştirmek..Komiser daha çok ‘sinir yatıştırmak’ yahut ‘asap düzeltici’ kavramlarını tercih ederdi. “Ben bir cin tonik alayım ve bir de..” Garson, komisere kulak kesildi. Pierre, esrarengiz bir tavırla: “Bir de sanatla ilgilenen dostlar!” dedi. Garson, mesajı ve notunu aldıktan sonra “Hemen efendim” diyerek olay yerinden uzaklaştı.

Komiser, içkisini içtikten ve kediyi kovaladıktan yarım saat kadar sonra esmer uzun bir gölgenin masasına yaklaştığını fark etti. Tanrım! Aslı ne müthiş bir gölgeydi bu.. Siyahlar içinde buyur edilmeyi bekleyen kadın bir süre sessizce dikildi. Komiser, sağa sola bakıp şaşkınlığı sona erince “Oturmaz mıydınız?” diyebildi. Kadın şükür sorabildin gülümsemesiyle sandalyeye yerleşti.

İsminin Louis olduğunu söyleyen ve dudaklarında tehlikeli bir gülümseyiş sezinlediği kadın sigara paketinden bir tane çekip ağzına götürdüğü esnada ağzı açık onu izleyen Pierre çakmak aramak için ceplerine saldırdı. Kadını dinlemeli miydi yoksa izlemeli miydi karar veremiyordu. Çakmağı bulup sigarayı yaktı. Louis, sigarasından bir nefes aldıktan sonra konuşmaya devam etti:

“Duyduğuma göre sanatla ilgileniyormuşsun?!” Pierre, düşünceli bir tavırla:

“Evet, doğru duymuşsunuz”

“Ne tip eserlerle ilgileniyorsun? Kitap, el yazması, resim, heykel?”

“Ben daha çok resimlere, orijinal resimlere ilgi duyuyorum.” Pierre kırk yıllık sanat avcısı gibi -kayıtsız- arada bir sandalyesinde geriniyor, olaya hakim tavırlarla elini kolunu sallıyordu.

“Hımm..ne tip resimler? Postmodern? Sürrealist? Romantik?”

Pierre, Louis’ in baş döndüren göğüs dekoltesine gözü takılarak kulağına eğildi:

“Bir kadın resmi..Mona Lisa!” Louis, arkasına yaslandı.

“Şanslısın, tanıdığım biri var.. Dilersen senin için bir görüşme ayarlayabilirim.”

Pierre, oldukça heyecanlandı. İlk defa birine, tablo hakkında bu kadar kesin konuşan birine rastlamıştı.“Memnun kalırım” diyebildi.

“Tamam o zaman anlaştık, yarın saat kaç olsun istersin?”

“Aslına bakarsan, vakit kaybetmeyelim. Adresi versen, yarın orada buluşabiliriz” Louis, teklifi yadırgamadı adresi verdi. Komiser, güzel aracı gittikten sonra bir içki daha söyledi kendine. Servis sırasında bakışlarını beğenmediği garsona da cebindeki ayakkabıyı denettikten sonra otele doğru yollandı. Herkes o akşam güzel bir uyku çekti. Yarın ne olacağını kimse bilmiyordu. Oysa yarın, Yunus ile Deyyus’ un kıyameti olacak, Louis in göğsüne tarifi imkansız bir acı bırakacak, komiseri ise müthiş bir iç huzura kavuşturacaktı.

**

Ertesi gün, Pierre, Louis’ le anlaştıkları saatten çok önce verilen adresteydi. Yunus’ un “Rahmetli babama benziyor, güven veriyor” hissiyle eve aldığı adam, ayakkabı satıcısı kılığında bir baş komiser çıktı. Adamın cebinden çıkarttığı ayakkabıyla -belli etmemeye çalışsa da- gözleri parlayan Yunus un suçunu itiraf etmesine gerek bile yoktu. Komiser, Deyyus’ un uyuyor olmasından faydalanarak Yunus’ u bir süre oyaladı ve telefon edip dükkanından ayakkabı getittireceği yalanıyla iki sokak ötedeki polis merkezini aradı. Polislerin kapıyı yumruklayıp Deyyus’ u uyandırmasından on dakika sonra Louis, komiserle sözleştikleri saatte eve ulaşmıştı. Polis arabaları ve kalabalıktan ürkerek bir kenarda olan biteni izledi. Deyyus’ un polisler eşliğinde arabaya bindirilişini seyretti. Ondan başka kimseyi görmüyordu. Sevdiği adamın saçları, gözleri, elleri, nefes alışları hepsi sözleşmiş gidiyordu.. Louis bu gidişi engelleyemiyor, el sallayamıyor yahut “nereye?” bile diyemiyordu. Göğsünde bir acı hissetti, soluğu hızlandı. Dün geceyi ve ne olduğunu iyice idrak ettikten sonra kendine gelip arkasını döndü. Uzun caddede bir süre önce yalpalayarak yürüdü sonra adımları sıklaştı ve koşarak oradan uzaklaştı. Deyyus’ dan sonra evden çıkıp zafer edasıyla elinde kırmızı ayakkabısını sallayarak objektiflere poz veren Yunus oldu. Böylece ikizler hapishanedeki, çaldıkları tablo ise Louvre müzesindeki yerini aldı. Ve hırsızlara karşı verdiği mücadeleyle göz dolduran Baş komiserin ikramiye yerine isteği, tablonun altına kendine ait kalıcı bir şey oldu. Müzede eski yerini alan tablonun altında eskisinden farklı olarak metal bir plaka vardı ve üzerinde şu cümle yazılıydı:

“Gülsün ya da ağlasın, umursamasın yahut merhamet etsin o kadın vardı.”
1911 senesinde, Leonardo da Vinci’ nin muazzam eseri "Mona Lisa" Louvre müzesinden çalınmış, 2 sene sonra Baş komiser Pierre Martinez’ in üstün azmiyle Floransa’ da ortaya çıkarılmıştır.


EDA DAĞHAN
YAZARA E-POSTA GÖNDER

 

Diğer yazıları liste halinde görmek için tıklayın >

Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU

REKLAM
reklam@cosmoturk.com

İLETİŞİM
cosmoeditor@cosmoturk.com

TEL: (0212) 280 07 00
FAX: (0212) 244 13 32

-->
>