RÖPORTAJ

Ahsen Eroğlu’ndan Oyunculuk Sanat ve Kendine Dönüş Hikâyesi

Özgür, yaratıcı, samimi...
 
   
 
 
     

Ekranın dinamik, yetenekli ve duru yüzlerinden biri o. Canlandırdığı her karaktere sadece yeteneğini değil; ruhunu, gözlemlerini ve bitmek bilmeyen keşif merakını da katan bir isim. “Menajerimi Ara”nın ideallerinin peşinden koşan Dicle’sinden, “İstanbul’lu Gelin”in gizemli Yaz Boran’ına; bağımsız sinemadan tiyatro sahnesinin tozuna kadar yer aldığı her projede iz bırakmayı başaran Ahsen Eroğlu kariyer yolculuğunu, sanata olan tutkusunu ve
iç dünyasındaki dönüşümleri MAG Okurları için anlatıyor...

Bugüne kadar yer aldığınız tüm projelere baktığınızda, sizi en iyi anlatan karakter hangisidir?

Tümünü düşündüğümde bunu tek bir karaktere indirmek oldukça zor. Çünkü oynadığım her karakterde kendimden izler, anılar, alışkanlıklar ve bakış açıları buluyorum. Yine de ilk aklıma gelen iki karakter Defne ve Dicle oluyor. Defne, yirmili yaşlarının sonlarında, hayatta nereye ait olduğunu anlamaya çalışan, zaman zaman umutsuzluğa kapılsa da sonunda yaşamın getirdiklerini kabul edip kendi seçimlerini yapan genç bir kadın. Dicle ise ne istediğini bilen, hedeflerine doğru ilerlerken çıkan engeller karşısında vazgeçmeyen biri. Bu iki karakterin de kendi yolculuğumla ve deneyimlerimle kesişen birçok yanı var. Belki bu yüzden onlarla aramda ayrı bir bağ hissediyorum.

Oyunculuğun yanı sıra resim sanatıyla da ilgileniyorsunuz. Resim yapmak oyunculuğunuzu besler mi?

Bir tabloya baktığınızda yalnızca bir görüntü görmezsiniz; onun arkasında bir hikâye, bir anlatım dili, bir dönem ve sanatçının kişisel izleri vardır. Aslında bir karakteri oluştururken de benzer bir süreçten geçiyoruz. Karakterin geçmişini, dünyasını ve onu şekillendiren detayları anlamaya çalışıyoruz. Resim yapmak, özellikle bir karakter üzerinde çalışırken tıkandığım noktalarda bana farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Aynı etkileşim ters yönde de işliyor. Oyunculukta üzerine düşündüğüm duygular ve çatışmalar, yaptığım resimlerin dünyasına yansıyor. En sevdiğim tarafı ise tamamen özgür bir alan olması. Kimseye hesap vermediğiniz, sadece merakınızın peşinden gidebildiğiniz bir yaratım süreci.

“Başlangıçlar” ve “Do Not Disturb” gibi projelerde yer almak, sinema ile kurduğunuz bağı nasıl şekillendirdi?

“Başlangıçlar” bağımsız bir film olduğu için bana yalnızca çekim sürecinde değil, sonrasında da çok şey kattı. Katıldığımız festivaller sayesinde farklı ülkelerden sinemacılarla bir araya gelme ve onların bakış açılarını dinleme fırsatı buldum. Bu deneyim, sinemanın ne kadar büyük bir emek ve sabır gerektiren bir alan olduğunu daha yakından görmemi sağladı ve bu mesleğe duyduğum saygıyı artırdı. “Do Not Disturb” ise dijital platformda yayımlandığı için çok daha hızlı ve geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Bu durum beraberinde daha hızlı geri dönüşleri, farklı yorumları ve eleştirileri de getiriyor. Bir yandan üretim süreçlerinin dinamikleri değişiyor, diğer yandan yaptığınız işe karşı aynı özeni korumanız gerekiyor. Her iki proje de bana farklı şeyler öğretti ama ortak noktaları, oyuncu olarak kendi sınırlarımı zorlamam ve gelişim alanlarımı keşfetmem için bir fırsat yaratmış olmalarıydı.

Bir karaktere veda etmek sizin için nasıl bir duygu?

Oynadığım karaktere göre değişiyor; verdiğim emeğe, zihnimin içinde ona harcadığım mesaiye göre. Bazı işler ayrılık acısı yaşatıyor, bazıları da o yükü üzerimden atmanın verdiği bir rahatlama, hafifleme getiriyor.

Şu anda sahnelenen “Bulaşıkçılar” oyunundaki performansınız çok konuşuluyor. İzlemeyenler için oyunun dünyasından ve canlandırdığınız karakterden kısaca bahsedebilir misiniz? Ayrıca sahnede birlikte olduğunuz oyuncu arkadaşlarınızla kurduğunuz sinerji bu performansı nasıl etkiliyor?

“Bulaşıkçılar”, yüzeyde oldukça sade görünen ama alt katmanlarında insanın ait olma, görünür olma ve hayata tutunma çabasını anlatan bir oyun. Benim canlandırdığım Maria ise hayata karşı güçlü görünmeye çalışan ama iç dünyasında birçok kırılganlık taşıyan bir karakter. Onunla çalışırken en çok hoşuma giden şey, kusurlarını saklamaya çalışırken aslında kendini daha çok ele vermesi oldu. Sahnedeki her temsil biraz yeniden keşif gibi geliyor bana. Oyuncu arkadaşlarımla kurduğumuz güven duygusu da bunun en önemli parçası. Tiyatroda karşınızdaki oyuncuyu gerçekten dinlediğinizde her oyun biraz değişiyor, canlı kalıyor. Seyircinin hissettiği enerjinin büyük kısmının da bu karşılıklı alışverişten geldiğini düşünüyorum.

“Menajerimi Ara” dizisinde canlandırdığınız Dicle karakteri, izleyiciyle güçlü bir bağ kurmuştu. Bu karakterin sizin için anlamı neydi ve o dönem birlikte çalıştığınız Canan Ergüder ile yıllar sonra Sükût projesinde yeniden buluşmak sizde nasıl bir his uyandırdı?

Dicle benim kariyerimde çok özel bir yerde duruyor. Onun büyüme hikâyesine tanıklık etmek, birçok insanın kendi hayatından bir parça bulabildiği bir karaktere hayat vermek benim için çok kıymetliydi. Hâlâ sokakta insanların Dicle’den bahsetmesi, onunla ilgili anılarını paylaşması bu bağın ne kadar gerçek olduğunu gösteriyor. Canan Ergüder’le yeniden bir projede buluşmak ise her zaman olduğu gibi kendi evimdeyim hissiydi. Bazı insanlar ve bazı iş birlikleri zaman geçse de bıraktığı yerden devam edebiliyor; bu da onlardan biriydi.

Oyunculuğa “Modern Habil Kabil” ile adım attığınız dönemi düşündüğünüzde, o günkü Ahsen ile bugünkü arasındaki en belirgin fark ne?

Sanırım en büyük fark, artık belirsizlikle daha rahat yaşayabiliyor olmam. İlk başladığım yıllarda her şeyi kontrol etmeye çalışıyordum; doğru mu yapıyorum, yeterli miyim, bir sonraki iş ne olacak gibi kaygılar çok daha yoğundu. Şimdi ise sürece daha çok güveniyorum. Hâlâ öğreniyorum ama artık öğrenmenin hiç bitmeyecek bir şey olduğunu kabul etmiş durumdayım.

Kariyerinizin ilk yıllarında yer aldığınız güçlü yapımlar size nasıl bir oyunculuk disiplini kazandırdı?


Set disiplinini, ekip çalışmasının önemini ve sabrı öğretti. Oyunculuk bireysel gibi görünse de aslında çok kolektif bir iş. Erken dönemde farklı yönetmenler ve deneyimli oyuncularla çalışmak bana sadece oyunculuğu değil, iş ahlakını da öğretti. Zamanında gelmekten sahneye hazırlıklı çıkmaya kadar birçok alışkanlık o yıllarda oluştu.



Kariyer yolculuğunuza bugün baktığınızda, sizi en çok dönüştüren kırılma anı neydi?

Tek bir an söylemek zor ama “Menajerimi Ara” önemli bir dönüm noktasıydı. O projeyle birlikte daha geniş bir kitleye ulaştım ve insanların karakterle kurduğu bağı yakından deneyimledim. Bu durum bana hem büyük bir motivasyon verdi hem de sorumluluk hissettirdi.


Oyunculukla kurduğunuz bağ zaman içinde nasıl evrildi? İlk günkü heyecan hâlâ sizinle mi?

İlk günkü heyecan hâlâ var ama şekli değişti diyebilirim. Eskiden daha çok sonuç odaklı bir heyecandı. Şimdi süreç odaklı. Bir karakterin dünyasını keşfetmek, prova yapmak, yeni bir hikâyenin içine girmek beni hâlâ aynı şekilde heyecanlandırıyor. Belki daha sakin ama daha derin bir heyecan.

Bir karaktere hazırlanırken sizi en çok besleyen şey ne oluyor: Gözlem mi, metin mi, sezgi mi?


Hepsi birbirini tamamlıyor ama galiba sezgi biraz daha önde geliyor. Metin bana yol gösteriyor, gözlem karakterin etrafını dolduruyor ama son aşamada içimde bir yerde o karakteri hissetmeye başlamam gerekiyor. O bağ kurulmadığında hiçbir teknik yeterli olmuyor.

Bugüne kadar canlandırdığınız karakterler arasında sizi en çok zorlayan hangisiydi, neden?


Her karakter farklı sebeplerle zorlayıcıydı ama iç dünyası çok katmanlı, çelişkileri yüksek karakterler beni daha fazla zorluyor. Çünkü onları oynarken yargılamadan anlamaya çalışmanız gerekiyor. Bu da insanın kendi sınırlarıyla yüzleşmesine neden olabiliyor.

Bir projeye “evet” deme sürecinizde sizin için belirleyici olan en güçlü unsur nedir?

Hikâyenin bende uyandırdığı his. Senaryoyu okurken zihnimde bir şeyler hareket etmeye başlıyorsa, karakterle ilgili sorular oluşuyorsa o projeye yaklaşmaya başlıyorum. Elbette ekip ve yönetmen de çok önemli ama ilk kıvılcım genellikle hikâyeden geliyor.

Uzun çalışma saatlerinin hâkim olduğu set süreçlerinde performans sürekliliğini korumak büyük bir özveri gerektirir. Sizi bu yoğun tempo içerisinde dinamik tutan ve set atmosferini sizin için verimli bir üretim alanına dönüştüren en güçlü motivasyon kaynağınız nedir?

Yaptığım işi gerçekten seviyor olmam. Elbette yorulduğumuz günler oluyor ama iyi bir sahnenin ortaya çıkışına tanıklık etmek, ekipçe bir şey üretmek çok motive edici. Ayrıca merak duygumu canlı tutmaya çalışıyorum. Bir sahneyi her gün yeniden keşfetmek mümkün ve bu bana enerji veriyor. Bunun mutluluğunu yaşamak çok benzersiz bir his benim için.

Oyunculuk ve resim yapmanın yanı sıra, ilhamınızı besleyen ve sizi üretken kılan başka hangi alanlar ya da aktiviteler var?


Seyahat etmeyi çok seviyorum. Yeni şehirlerde yürümek, müzeleri gezmek, insanları gözlemlemek bana çok iyi geliyor. Bunun dışında kitaplar, müzik ve doğayla temas etmek de kendimi yenilememi sağlıyor. Bazen sadece uzun bir yürüyüş bile birçok şeyi yerine oturtabiliyor.

Ailenizle olan ilişkinizin, hem hayatınıza hem de kariyer yolculuğunuza etkisini nasıl tanımlarsınız?

Ailem benim için her zaman güvenli alan oldu. Ne kadar yoğun ya da karmaşık bir dönemden geçersem geçeyim, onların varlığını bilmek bana güç veriyor. Kariyerimde aldığım risklerde de arkada böyle bir desteğin olduğunu hissetmek önemliydi.

Yoğun iş temposu ve görünür bir meslek içerisinde, özel hayat ve duygusal dengeyi korumak sizce ne kadar mümkün? Aşk sizin hayatınızda nasıl bir yerde duruyor?

Kolay olduğunu söyleyemem ama mümkün olduğunu düşünüyorum. Zamanla sınırlar koymayı ve bazı şeyleri kendime saklamayı öğrendim. Ayrıca işe duyduğum özeni, ona anlattığım karakter veya iş özelinde arayışlarımı karşılıklı konuşabilmek ve onun da aynı özenle beni dinlemesi, fikirler vermesi çok değerli. Aşk ise hayatı güzelleştiren, insanı dönüştüren çok özel bir duygu. Hayatımın merkezinde değil belki ama kesinlikle önemli bir yerinde duruyor.

Kendinizi en özgür ve en “kendiniz” hissettiğiniz anlar ne zamanlar?

Üretirken. Bazen bir sahnenin içinde, bazen resim yaparken, bazen de tek başıma uzun bir yürüyüşte, bisikletle çıktığım uzun bir rotada. Kimseye bir şey anlatmak zorunda olmadığım, sadece olduğum gibi var olabildiğim anlarda kendime daha yakın hissediyorum.

Hayatınızın bu dönemini, duygusal ve zihinsel olarak tek bir cümleyle özetlemeniz gerekse ne söylerdiniz?


Kontrol etmeye çalışmaktan çok, akışa güvenmeyi öğrendiğim bir dönemdeyim.

Yakın döneme dair heyecan duyduğunuz yeni projeler, sürpriz gelişmeler ya da paylaşmak istediğiniz bir müjde var mı?

Üzerinde çalıştığım ve beni heyecanlandıran projeler var ancak şimdilik detay vermek için biraz erken. Sadece oyunculukta ve üretimin farklı alanlarında kendimi geliştirebileceğim yeni deneyimlere açık olduğumu söyleyebilirim. Umarım yakında paylaşabileceğim güzel haberler olur.


 

Favorilerinize ekleyinAnasayfaya dönPaylaşın
GÜNLÜK FALINIZ
HAVA DURUMU

REKLAM
reklam@cosmoturk.com

İLETİŞİM
cosmoeditor@cosmoturk.com

TEL: (0212) 280 07 00
FAX: (0212) 244 13 32

-->
>